Daha önceki bölümlerde nasıl gördüğümüzü ve duyduğumuzu anlatırken kulağımıza gelen ses dalgalarının sinirler aracılığıyla bir elektrik sinyali olarak beyne iletildiği ve duyma işleminin beyinde gerçekleştiği anlatılmıştı. Ancak tüm bunlardan daha dikkat çekici olan, beynin içinde, tüm bu kusursuz işlemlerin sonucunda üç boyutlu ve rengarenk görüntüyü gören, sesleri hiçbir kusur olmadan duyan, yüzlerce farklı tadı birbirinden ayırt edebilen, düşünebilen, hissedebilen, hesap yapabilen bir varlığın bulunmasıdır. Beyin sadece gözden, kulaktan, burundan, dilden, deriden gelen elektrik sinyallerini kendinde toplar. Ancak beynin içinde bu sinyalleri yorumlayan, yani görüntüyü gören bir başka varlık vardır.
İşte şaşırtıcı olan da budur. Bu varlık göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan duyan, gördüklerini işittiklerini idrak eden bir varlıktır. Bilim adamları da bu konuda açıklamalar yapmışlardır bugüne kadar. R.L. Gregory isimli yazar bu konuyla ilgili durumu şöyle açıklamıştır:
“Gözlerin beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,… ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.” R. L. Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, s. 9
Görüldüğü gibi, bu yazar aslında gerçeği anlamış ve açıkça ifade etmiştir. Ama materyalist görüşleri nedeniyle “içteki göz”ün kime ait olduğunu cevaplayamamış ve gerçeği baştan reddetmiştir.
Bugüne kadar yapılan incelemeler ve gözlemlerle böyle bir merkeze, varlığa rastlanmamıştır. O halde insanın beyninde oluşan bu sesi, müziği, insan konuşmasını dinleyen insanın şuurudur, Şuur derken beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası, sinir hücrelerinden bahsedilmeği açıktır. Bu şuur, Allah’ın yarattığı ve insana vermiş olduğu RUH’tur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz. Bu, Allah’ın bir mucizesidir.
Öyleyse bu açık ve ilmi gerçeği öğrenen her insanın aslında beynin içindeki birkaç cm3′lük, kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah’ı düşünüp O’ndan korkup O’na sığınması gerekir.
Ruhun önemli bir özelliği de gördüğü görüntüden etkilenmesidir. Görüntüler ruhta doygunluk, acı, neşe, korku gibi hislerin oluşmasına yol açar. Yani bu görüntüler ruhu etkileyecek, ruh ise bu görüntülerden etkilenecek şekilde yaratılmıştır. Bu şekilde kendimizi kişiye özel bir dünyada, bir imtihan ortamında buluruz. Böylece dünya hayatı dediğimiz şeyin ruh tarafından seyredilen özel görüntüler olduğu ortaya çıkar.
Herkesin kolaylıkla anlayabileceği gibi bize herşeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah’tır. Bu görüntüler kesintisiz olarak ruhumuza izlettirilir. Allah bu şekilde hepimizi kendi dünyamızda yaşatmakta ve imtihan etmektedir.
Bunu bir televizyon yayını gibi de düşünebiliriz. Yani Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Bu yayın kesilmediği ve değişmediği sürece, yani Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir.
Ruhun varlığı açık bir şekilde ispatlandıktan sonra geriye bu görüntülerin kaynağı ve sebebi kalır. Ayrıca bütün buraya kadar anlatılanlardan çıkaracağımız hayati öneme sahip sonuçlar var. Birinci konu, görüntülerin kaynağı ve mahiyetidir. İnsanlar maddi bir varlıkla muhatap değildir ve sadece algılardan oluşmuş mükemmel bir dünyayı seyrederler. Bu görüntülerin mükemmelliği, yaratılışındaki sanat, ilim, hikmet gibi unsurlar bize üstün Yaratıcımızı tanıtmaktadır. Herşeyi yaratan Allah’tan başka mutlak varlık yoktur. Allah’ın varlığı dışında kalanlar bize Allah’ın görüntü olarak gösterdiği tecellileridir. Allah bütün gücün, aklın, ilmin, sanatın, kudretin, hikmetin sahibidir. Biz görüntüleri, görüntülerin yaratılışındaki üstün ilmi, ruhun görüntü karşısındaki durumunu düşünerek Allah’ın varlığının ve sıfatlarının en mükemmel şekilde farkına varırız. Eğer biz bu gerçeği bu şekilde bilmezsek, Allah’a iman konusunda büyük eksiklikler yaşar, çok yanlış kanaatlere sahip oluruz.
Gördüğümüz herşey bize seyrettirildiğine ve bu görüntüler maddenin aslı olmadığına göre Allah’ın varlığı dışında mutlak anlamda bir varlık yoktur, olması da mümkün değildir. Varlıklar, bizim için sadece ruhun gördüğü görüntüler, gece gördüğümüz rüyalar gibi bir hayal, bir algı şeklinde vardır. Bunun dışında bir şeyin mutlak olarak var olduğunu iddia etmek, onunla muhatap olabildiğini söylemek yanlış bir inançtan kaynaklanmaktadır.
Ayrıca, herşey Allah’ın yarattığı bir algı olduğu için, hiçbir varlığın da Allah’tan bağımsız bir güç ve iradesi yoktur. Bazı insanlar Allah’ın varlığını anlatmaya çalışırken, “Allah’ı göremiyoruz ama radyo dalgalarını da göremiyoruz ve radyo dalgalarının var olduğunu biliyoruz. O zaman Allah radyo dalgası gibi vardır” tarzında mantıklar kullanırlar ki bu çok yanlıştır. Bu mantıkla düşünen insan, maddeyi mutlak varlık kabul etmekte, Allah’ı ise (Allah’ı tenzih ederiz) maddeyi çevreleyen soyut bir varlık gibi düşünmektedir. Oysa gerçekte Allah mutlak varlıktır, diğer varlıklar O’nun yarattığı tecellilerdir. Allah vardır, diğer herşey birer gölge varlıktır.
Maddenin kendi başına Allah’tan bağımsız olduğuna inanan bir insan, elbette ki herşeyi kendi inancına göre değerlendirecektir. Allah’ın sonsuz gücünü, sonsuz ilmini, mutlak varlığını kavrayamayanlar, Allah’ın varlığı hakkında çok yanlış görüşlere sahiptirler. O’nu göklerde bulunan, dünya işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak tasvir ederken yaşadıkları dünyanın tek elle tutulur gerçeklik olduğuna inanırlar. Hatta az önce de bahsedildiği gibi pervasızca asıl maddi varlıkların kendileri olduklarını, (Allah’ı tenzih ederiz) Allah’ın ise bir hayal, maddi olmayan ruhani bir varlık olduğunu, maddeye de etki etmediğini düşünür ve savunurlar.
Bu konuyu Allah Kuran’da birçok yerde açıklamıştır. Bazı ayetlerin daha iyi açıklanması bakımından da son derece önemli olan bu konunun üzerinde düşünülmesi gerekmektedir. Sizin gibi, maddenin bir nevi hayal olduğunu anlayan insanlar için artık herşey açık ve anlaşılır bir hale gelir. Böyle bir durumda insan, Allah’ın kendisine ne kadar yakın olduğunu bir anda kavrar. Böylece Allah hakkında yapılan yanlış yorumlar, insanların sahip olduğu yanlış inançlar da hemen gün ışığına çıkar. Ama bu gerçekler düşünüldüğünde anlaşılır ki aslında hayatı boyunca insana en yakın olan varlık, Allah’tır.
Kaf Suresi’nin 16. ayetinde Allah insan için, “Biz ona şah damarından daha yakınız” demektedir. İsra Suresi’nin 60. ayetinde ise, “Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır” şeklinde bu gerçek belirtilmiştir. Ancak bir insan, bedeninin “madde”den ibaret olduğunu zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Örneğin “kendi” zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm. gibi bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir şeyle muhatap olmadığını, yalnızca zihnindeki algılarla karşı karşıya olduğunu kavradığında artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona “sonsuz yakın”dır.
Allah bu konuyu bize pek çok ayetle bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Hele can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)
Bir başka ayette ise bu konudan şöyle söz edilir:
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)
Bakara Suresi’nin 255. ayetinde de şöyle buyrulur:
Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.”
Bakara Suresi’nin 115. ayetinde de, “Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir” şeklinde hükmedilmektedir.
Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşılması, insanların karşısına daha pek çok önemli gerçekleri de çıkarır. Bu gerçeği düşünen insan Allah’tan başka bir mutlak varlık olmadığını, herşeyi Allah’ın yaratıp her an kontrol ettiğini anlar. Örneğin Neml Suresi’nin 64. ayetinde Allah, “halkı sürekli yaratmakta olan” olduğunu haber vermiştir. Yani herşeyin her an yaratıcısı Allah’tır. Fatır Suresi’nin 41. ayetinde bu gerçek, “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz…” şeklinde açıklanmaktadır. Yani kainattaki herşey, her an Allah’ın hakimiyeti altındadır; O’nun izni ve yaratmasıyla varlığını sürdürmektedir.
Allah’ın yarattığı ve ruh tarafından algılanan görüntülere müdahale etmek söz konusu değildir. Bize seyrettirilen görüntüde ne varsa onu görürüz. Bu görüntüyü değiştirmek veya ona etki etmek mümkün değildir. Bu aşamada kader konusu da rahatça anlaşılır. Allah’ın yarattığı görüntülerde ne seyrediyorsak o bizim kaderimizdir. Kendi hayatımız olarak algıladığımız belirli olayların akışını bir filmi izler gibi seyrederiz. Bizim için takdir edilen kaderde ne varsa onu hisseder, onu algılarız.
Bu konu Kuran’da, İnsan Suresi’nin 30. ayetinde: “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”, Enfal Suresi’nin 17. ayetinde ise: “… attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı…” şeklinde açıkça belirtilmiştir. Saffat Suresi’nin 17. ayetinde ise aynı gerçek: “Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır” diye haber verilmiştir. Bu ayetler, insanın Allah’tan bağımsız olmadığını göstermektedir.
Ayrıca insan kadere müdahale edemediği gibi kaderinde olmadığı sürece bir adım bile atamaz. Mesela insanın ömrü uzamaz veya kısalmaz. Bu gerçeği Allah Kuran’ın Sebe Suresi’nin 30. ayetinde: “De ki: “Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz” şeklinde belirtmiştir.
… Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.(Al-i İmran Suresi, 185) |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder